Yorum Kategorileri

27 Kasım 2017 Pazartesi

Warcross Kitap Yorumu


Herkese tekrar merhaba! Uzun zamandır yorum girmek için böylesine heyecanlanmamıştım desem? Öyle ki uzun cümleler kurup, karakter sınırı olmaksızın döktüresim var. 
Warcross bir harika dostum!

Geçtiğimiz aylarda satışa sunulan ve Yabancı Yayınları' nın baskı kalitesinde çıtayı arşa çıkartmış olduğu bu kitap, kapağından da anlaşıldığı üzere bir sanal gerçeklik oyununu konu alıyor. Önce bu oyun nasıl bir şeymiş diye soranlara oyunu tanıtayım.

Gözlüklerinizi taktığınızda sizi bambaşka bir evrene götürebilen oyun düşünün. Hayal gücünüzde yaratacağınız her şeyi yaratabildiğiniz, kendi karakterinizi oluşturabildiğiniz, oyun karakterinizi dilediğiniz her yere uçurup kaçırabildiğiniz, bütün bunları zihin gücüyle yaptığınız bir oyun.
Hadi bunu biraz açalım, oyunu tam olarak anlayabilmek için baş karakterimiz Emika Chen' den dinleyelim:
"Böylece Hideo şimdiye kadar yapılmış en iyi beyin-bilgisayarı arayüzünü yarattı. Şık bir gözlüktü bu. NöroLink. 
Bu gözlük, taktığınızda beyninizin görüntü ve ses olarak gerçeklikten ayırt edilemeyen sanal dünyalar yaratmasını sağlıyordu. Bu dünyalarda dolaştığınızı hayal edin, etkileşime geçtiğinizi, oyunlar oynadığınızı, konuştuğunuzu. Şimdiye kadarki en gerçekçi sanal Paris' te gezindiğinizi ya da Hawaii plajlarının en gerçek halinde yatıp güneşlendiğinizi. Ejderhalarla ve elflerle dolu fantastik bir dünyada uçtuğunuzu hayal edin. Herhangi bir şeyi."

Kitabımız, Hideo Tanaka isimli gencin yaratmış olduğu bu sanal gerçeklik oyununun etrafında dönen bir konuya sahip. Hadi ona gelelim.

Çoğu kişi için Warcross sadece bir oyundan ibaret değil. Baş karakterimiz Emika, babası öldüğünden bu yana evin geçimini sağlamak zorunda ve evin kirasını üç aydır ödeyememiş. Bir şekilde ihtiyacı olan parayı bulmak ve evsiz kalmaktan kurtulması gerekiyor. Bu noktada, onun bir ödül avcısı olduğunu öğreniyoruz. Ödül avcısı nedir derseniz, Warcross oyununda kumar oynayan, para çalan kişileri yakalaması karşılığıında polislerden belli miktarlarda ödül kazanıyor. Emika 5000 Dolar karşılığında Martin Hamer isimli bir adamı yakalaması gerektiğini bildiren bir mesaj aldığında hiç düşünmeden işe koyuluyor ama sonunda bir şekilde başarısız oluyor. Eve umutsuz bir şekilde döndüğünde, kafasını boşaltmak için Warcross evrenine giriş yapıyor. Ve işte asıl hikaye buradan sonra başlıyor.
"Bazı insanlar hala Warcross' un aptalca bir oyun olduğunu söylüyordu. Diğerleriyse bir devrim olduğunu. Fakat benim ve diğer milyonlarcası için dertlerimizi unutmanın tek mükemmel yoluydu. Ödülümü kaybetmiştim, ev sahibim yarın sabah yine parası için bağırıp çağırmaya gelecekti, kendimi garsonluk işine sürükleyerek götürecektim ve birkaç gün içinde giderek hiçbir yerim olmadan kendimi sokaklarda bulacaktım... Fakat bu gece herkesle birlikte içeride olabilirdim, gözlüğümü takıp büyünün gerçekleşmesini izleyebilirdim."
Emika' nın Warcross' u çok sevmesinin altında yatan derin bir neden var ama onu okuyarak görmelisiniz. Bir de gördüğünüz gibi çoğu insanda olan gerçek dünyadan bir süreliğine de olsa kaçma isteği. Ama o gece moralini düzeltmek için girdiği Warcross evreninde hayatında hiç denemediği derecede büyük bir hackerlık deniyor (kızımız ayrıca usta bir hacker, söylemiş miydim?) ve bir anda tüm dünya onu tanıyor! Warcross' un yaratıcısı Hideo Tanaka onu Tokyo'ya çağırdığında ise hayatının tamamen değişeceğini bilse de tahmin ettiğinden de fazlasını yaşayacağından habersiz.

İşte olaylar buradan sonra acayip bir hal alıyor, her bölüm bir öncekinden daha merak uyandırıcı ve kitap bütünüyle inanılmaz akıcı. Marie Lu bölümleri öyle akıllıca bitirmiş ki diğer bölüme geçmek zorunda kalıyorsunuz. Bu nedenle kitabı, kısacık zamanda bitireceğinize emin olabilirsiniz.

Kitapta özellikle yazarın yarattığı oyun evrenlerine dair betimlemeler çok gerçekçiydi. Öyle ki kitabı okumak yerine sanki bir bilimkurgu-fantastik filmi izlercesine geçiyor zaman. Sayfaları nasıl çevirdiğinizi fark etmiyorsunuz, bir bakmışsınız kitap hop bitivermiş :)
"Kitapta aşk var mı aşk?" diye sorarsanız, evet var. Ama son zamanlarda çıkan çoğunluğu yetişkin türde olan kitaplarda anlatılan şekilde değil, tam olması gerektiği gibi, gençlere hitap edeceğini düşündüğüm türden anlatılan bir aşk. 12-17 yaş arasına rahatlıkla okutun diyebilirim hatta. Benim gibi iflah olmaz bir romantikseniz, kitap sizin için daha ilgi çekici ve akıcı bir hal alacak diyeyim. Ama o son yok muydu o son! Marie Lu' ya ne demeli bilemedim, ah zalim biz nasıl ikinci kitabı bekleyeceğiz şimdi?
Kitabın çevirisi, birçok kitaptan aşina olduğum ve İzmir Kitap Fuarı' nda sonunda yüz yüze tanışabildiğim Onur Kınacı Birler' e emanet edilmiş, iyi ki de öyle yapılmış. Yabancı dilden çevrilen kitaplarda, akıcılık hususunda yazardan çok çevirmene iş düştüğünü bilmenizi isterim. Bu konuda işinin hakkını veren çevirmenlerdendir kendisi. Tekrardan emeklerine sağlık! :)

Bu türde kitaplar okumayı seviyorsanız kesinlikle bunu da seveceksiniz. Marie Lu' nun okuduğum ilk kitabıydı, kesinlikle son olmayacak. Hayal gücüne tek kelimeyle hayran kaldım diyebilirim. Diğer serilerini de kuşkusuz en kısa zamanda edinip okuyacağım.

Umarım sizin için yararlı bir yazı olmuştur. Kitabı çoktaaan okumuş ve benim gibi ikinci kitabın yazılmasını bekleyenler aşağıya mutlaka yorum bıraksın. Siz de benim kadar beğendiniz mi? Yoksa yazarın diğer serilerine nazaran daha farklı bir kitap mıydı? Hadi bakalım yorumlara bekliyorum.
Yazılarımı beğeniyor ve takip etmek istiyorsanız, "İzleyiciler" sekmesine tıklayarak blogumu takibe alabilirsiniz. Youtube kanalım yine blog ismim ile aynı (Gitarist Kızın Güncesi). Bookstagram hesaplarını seviyorsanız, beni burada bulabilirsiniz.
Goodreads hesabımı mı soruyorsunuz? Orada da "Gitaristkiz" olarak kayıtlıyım.
Mutlu günler!

13 Ekim 2017 Cuma

Geri Mi Dönsem Buralara?

Selam!

Kafamda deli sorular uçuşup dururken, içimi dökesim geldi.

Nedendir bilinmez, blog sayfamı açtım açalı bu kadarı da imkansız denebilecek düzeyde az takipçim oldu. Bir elin parmaklarını geçmez hatta. Ama ben yılmadan yazmaya devam ettim. Son bir buçuk yıldır da Instagram'da aynı isimle açmış olduğum bookstagram hesabımda kitap yorumları ve alıntılar paylaşmaya devam ettim. Neden Instagram' a geçtin sorusunun cevabı ise orada daha fazla takipçiye ulaşma ve karşılıklı etkileşim bakımından buraya kıyasla daha çok verim almamdı. Ama Instagram' ın da bildiğiniz üzere bir karakter sınırı var ve o sınırı ancak gönderiye yorum ekleyerek aşabiliyorsunuz. Bu da pek hoşuma gitmeyen bir durum. Eh hadi saadete gel neden bu yazıyı yazıyorsun diyorsanız, ben de pek bilemiyorum neden yazdığımı. Bir iç döküş işte :)

Blog sayfaları eskiden aşırı dikkat çekiciydi. Makyaj, seyahat, kitap incelemesi gibi konularda açılan bloglar şimdinin Instablogger veya Youtuber' larının yerini tutuyordu. Tabii teknoloji geliştikçe insanların kendini sevdiği alanlarda ifade etme şekli de farklılaştı ve halen blog yazmaya devam eden kişi sayısında düşüş yaşandı. Ben de kendimi teknolojiye ve daha sıkı takipçilere kaptırdım işte. Ama burada uzun uzun kitap incelemek, bolca yazmak da özlediğim şeylerin başında geliyor. Youtube kanalı da açtım bu süreçte, burayı ne kadar boşladıysam diğer sosyal medya araçlarına bir o kadar yöneldim anlayacağınız. Ama burası kadar keyif vereni olmadı diyebilirim.

Aylar sonra şurada yazı paylaşmanın vermiş olduğu hafiflikle, sanırım buralara dönüş yapacağım diyorum. Ama yalnızca kitap ile ilgili paylaşımlar yapmayabilirim. Geçen süre zarfında sosyal medyada çok fazla vakit geçirme imkanı buldum ve bir sürü farklı alanda da yazabileceğimi keşfettim. Ben de dedim ki niye yazmayayım? Yazmayı ve paylaşmayı bu kadar severken kendimi tek bir alanla kısıtlamamaya karar verdim bundan sonra.

Kısacası, üşenmeyip yazmaya geri dönmek istiyorum ama bu nasıl, ne zaman ve ne şekilde olur inanın bilemiyorum. Ama niyetim bu yönde, bunu bilin yeter :)

Uzun uzun destan yazarcasına kendimi kaptırdım. Buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim, bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Hoşça kalın!

15 Şubat 2017 Çarşamba

Uğultulu Tepeler Kitap Yorumu

Hani okuduğunuzda sizi uzak bir yerlere görüren ve bittiğinde sizi orada hapis bırakan kitaplar vardır ya. İşte bu kitap tam da öyle bir kitaptı.
Yazarın hayatı boyunca yazdığı ilk ve tek kitap olan Uğultulu Tepeler, Thrushcross Çiftliği'nin yeni kiracısı Bay Lockwood' un, ev sahibi olan Bay Heathcliff'i tanımak istemesi ile başlıyor. Bay Lockwood onu neden tanımak istiyor derseniz, kitabın geneline hakim olan kasvetli, benzeri görülmeyen ev ortamı neden oluyor buna. Bay Lockwood ev sahibini Uğultulu Tepeler' de ziyaret etmek için gittiğinde hiç de hoş olmayan bir karşılama eşliğinde yaşlı suratsız Joseph, hırçın Hareton, naif Cathy ve en nihayetinde Bay Heathcliff ile tanışıyor. Ve o evde hayatında karşılaşmadığı tavırlara şahit olması sonucunda, evine geri döndüğünde hizmetlisi Bayan Dean'den ailenin hikayesini dinliyor.

Heathcliff bir çingene çocuğudur ve Bay Earnshaw onu aileye alır. Bir nevi yetimdir. Evin kızı Cathy ve Heathcliff zamanla birbirlerine daha da düşkün hale gelirler ama zaman geçtikçe ve en sonunda Bay Earnshaw vefat edince ailenin Heathcliff'e karşı halihazırda olan dışlama duyguları yerini daha da beter günlere bırakır ve Heathcliff evden gizemli şekilde ayrılır. Yıllar sonra geri döndüğünde ise hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Olayları öğrendikçe içinizden yeter diye bağırmak gelebilir. Zira içerisinde yüksek dozda intikam, saplantı ve keder barındırıyor. Şahsen okurken yaklaşık elli sayfada bir ne zaman iyi bir şey olacak dedim durdum. Oldu mu? Orasını siz okuduğunuz zaman görün bence.
Heathcliff gibi bir karakteri yaratmak gerçekten zor olmalı çünkü ben onun kadar tutkulu, aynı zamanda nefret barındıran ve hırslı birini görmedim ve duymadım. Cathy'ye olan saplantılı aşkı tüm hayatına yön verirken sanki diğer duygularını da alıp götürmüş ve ortaya bambaşka bir insan hatta insan dışı varlık çıkarmıştı.

Kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum ama doğru zaman ve boş bir zihin eşliğinde okunmalı çünkü gerçekten olaylar birbirleriyle bağlanırken beyniniz yanabilir.

Yazılarımı beğeniyor ve takip etmek istiyorsanız, "İzleyiciler" sekmesine tıklayarak blogumu takibe alabilirsiniz. Youtube kanalım yine blog ismim ile aynı (Gitarist Kızın Güncesi). Bookstagram hesaplarını seviyorsanız, beni burada bulabilirsiniz.
Goodreads hesabımı mı soruyorsunuz? Orada da "Gitaristkiz" olarak kayıtlıyım.
Mutlu günler!